Ahmet Atay
Bir kış günüydü, Elif’ le beraber Kalamış sahilinde yürüyorduk. Önce hafiften bir rüzgar çıktı, sonra şiddetlenerek BORA oldu. Bir baktık BORA bizi almış havalandırmış bile. Bizimle birlikte BORA’ ya kapılan 20’nin üzerinde insan sayıyorduk. Bunların bir kısmını tanıdığımızı, bir kısmını ise ilk defa gördüğümüzü fark ettik. Hep birlikte karalar ve denizler üzerinden uçtuk ve bir toz bulutu içine girdik. Toz bulutu dağıldığında kendimizi çölün içinde insan eliyle yaratılmış bir vahada bulduk. Burası neresi dediğimizde Dubai’ desiniz dediler.
Daha ne olduğumuzu anlamadan rüzgar yine şiddetlendi, BORA’ ya dönüştü ve bizi alarak denizler üzerinden aşırıp bir yere bıraktı. Ertesi sabah uyandığımızda cennet gibi bir orman içindeki kulübelerimizde yatıyorduk. Bir de baktık ki deniz kenarındayız, kocaman bir sahil, kayıklar, Hindistan cevizi ağaçları, burası neresi dedik : Hindistan’ da Goa’ da Palolem plajındasınız dediler.
BORA bizi önüne katıp Goa ve Kerala’ nın tüm güzel ve gezmeye değer yerlerini gösterdi, hatta içimizden gönüllü bir grubu Hindistan’ ın en güney ucu olan Kanyakumari’ ye kadar götürdü. Tren, tekne ve araba ile yolculuklar, nefis yöresel yemekler, zengin deniz mahsülleri, tropik meyveler, güneş batışları, her çeşit tekne turları, Ayurvedik masajlar, sabah ve akşam plaj yogaları, ağaçlar, ormanlar, kanallar, şelaleler, filler, maymunlar, baharat çiftliği, kiliseler, camiler, Hindu tapınakları, plajlar, daha neler neler……. Bu kısa birkaç satıra gördüklerimiz nasıl sığdırılır ki ve tüm o anılar nasıl paylaşılabilir ki ?
Biz bir rüya aleminde gibi, evimize dönmeyi aklımıza bile getirmeyi düşünmeden, sanki tanıdığımız dünyanın dışındaki ayrı bir dünyada ve medeniyette ve hatta zaman diliminde, oradan oraya BORA tarafından gezdirilirken bir gün rüzgar şiddetini azalttı, BORA dindi ve hepimiz kendimizi tekrar havalanmış olduğumuz yerlerde etrafımızı karlar ile kaplı bir şekilde bulduk.
Elif’ le gözümüze takılan bir takvim yaprağı günlerden Perşembe ve 28 Ocak 2010’ u gösteriyordu. Demek ki biz dolu dolu iki haftamızı BORA’ ya kapılmış ve unutulmaz, bir daha kolay kolay yaşanamayacak bir yolculuk içinde geçirmiştik. Halbuki bu süre bize, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir düş kadar kısa gelmişti.
Mehmet Ertanı
Birçoğu ile yeni tanıştığım ama hepsinden olumlu enerji aldığım uyumlu bir arkadaş grubu.
Hiç canım sıkılmadan geçen 14 günlük bir seyahat süresi.
Mütavazi bütçeli, dolayısıyla daha çok oradaki gündelik yaşamın içinde geçen bir yolculuk.
Yaşanan bazı olumsuzlukların, gezinin genel olarak keyifli ve olumlu havasını aksatmaması.
Seyahat süresince sanki hep oradaymışım gibi, son güne kadar buraları özlemeden geçen bir zaman dilimi.
Gözlerimi kapatıp oraları hatırladığımda düşüncelerimde oluşan ise, sanal bir tebessüm.
Son olarak da, Bora’nın dediği gibi, bu gezi, türündeki ilk, tek ve son gezi olarak tarihe kaydedildi...
Aysim Altay
Evet daha dün gece yarısını geçe geldim Hindistan'dan, ama ben henüz Hindistan'ı görmedim. Garip ama gerçek. Biliyorum, yazıyı okumaya devam ettikçe bana takılmaya başlayacaksınız. Hani insan bir yemeği çok sever de doyamaz ya.... Hani her lokma alışında, "Ben daha tadını alamadım" yalanını söyler ya.... Hani yemeğin tadı ağzına iyice yerleşsin, tadı damağında tam kalsın diye dilini damağında kaydırakaydıra yer ya.... "Tam da böyle bir şey işte" diyebilirsiniz elbette. Ama ben gerçekten Hindistan'ı henüz görmedim.
O uçsuz bucaksız pirinç tarlalarının üzerinden güneş doğarken ya da batarken nasıl oluyor da tüm evren susuyor, nasıl oluyor da zaman duruyor henüz anlamadım.
İç dünyalarının o naifliği yanında dış dünyaları nasıl oluyor da bu kadar renkli, rengarenk, renk cümbüşü olabiliyor henüz anlamadım.
Nasıl oluyor da sadece o topraklara ayak basmak bile içimdeki sevgi kaynağının kapaklarını ağzına kadar açabiliyor ve büyük, devasa bir barajdan akarcasına akıtabiliyor henüz anlamadım.
İç seslerimizin böylesi yükseldiği bu diyarda nasıl oluyor da insanoğlu korna çalmayı teşvik edercesine kamyonların arkasına "Korna çal" ("sound horn") yazabiliyor henüz anlamadım.
Beden dilleri, başlarının küçük çocuğunu "Ben sana söylemedim mi?! Ah yaramaz seni!" diyerek azarlarcasına sallanmasının dışında bu denli suskun olan bir toplumun dansları nasıl oluyor da bu kadar kıvrak olabiliyor henüz anlamadım.
Dokunmak yaşamlarının uzak bir parçası iken nasıl oluyor da masajın her çeşidinde bu kadar başarılı olabiliyorlar henüz anlamadım.
Nasıl oluyor da dinler, birlikte horon tepercesine kolkola girmiş ve ilahiler, ezanlar, dinsel okumalar "bir ağızdan dinler korosu"nu oluşturmuş henüz anlamadım.
Nasıl oluyor da bilgisayar yazılımın zirvesine oturmuş bu halk hala büyük bir keyifle en ilkel (sözüm ona en ilkel!) balıkçılık yöntemlerini sürdürüyor henüz anlamadım.
Nasıl oluyor da bu sevgili halk, modern çağ en içlerine kadar girmişken kendilerini korumayı başarıyor, ne aile yaşamlarına, ne ilişkilerine, ne de adetlerine dokunduruyor henüz anlamadım.
Nasıl oluyor da sanki havanın nemi gibi, suyun buğusu gibi her zerremize dokunan o huzur hali her nefeste hücrelerimize kadar işliyor henüz anlamadım.
Nasıl oluyor da ruhlarını bu kadar arındırabilmiş bir toplum aynı temizlik güdüsünü günlük yaşamlarına taşıyamıyor henüz anlamadım.
Tam da size söylediğim gibi, ben Hindistan'ı henüz görmedim, henüz
yaşamadım, henüz anlamadım.










